GUNAYASLAN.COM
goP.I.P. Webdesign auf Usedom
Ana Sayfa arrow Tüm Yazilar arrow Çözüm ve muhatap
Sunday, 05 September 2010
Çözüm ve muhatap
Hüseyin Kalkan; 'Muhataplık' sorunu keyfi bir sorun değil. Bir sorunu çözmek için sahaya indiğinizde zaten, sorunun muhataplarıyla karşılaşırsınız.


Ancak tartıştığımız sorunda mesele bu kadar basit görünmüyor. Muhatapları tespit etmek kolay görünse bile, onlarla devletin muhatap olması oldukça zor.

Aslında Devlet’te muhatabının kim olduğunu biliyor.


Hatta muhataplarla görüşüyor da, ancak kendi koşullarını dayattığında, bu görüşmelerde bir ilerleme sağlanmıyor. Bu defa devlet sözcüleri kamuoyuna dönüp 'Terör örgütünün asla muhatap alınmayacağını' söylüyorlar.


Böylece kısır döngü sürüyor. Muhataplık konusunda sorun çıkaran sadece devlet değil. Son dönemde görsel ve yazılı medyada arzı endam eden, uzmanlar da muhataplık konusunda pek müşkülpesent davranıyorlar. Durmadan muhatapsızlık reçeteleri üretiyorlar. Oysa ki Özgür Politika’da Günay Aslan, Taraf’ta Yıldıray Oğur’un yazıları devlet ile PKK arasında sayısız görüşme yapıldığını yansıttı.

PKK, nasıl muhatap haline geldi? PKK’yi muhatap almadan sorunu çözmek mümkün mü? Eğer PKK muhatap alınmayacaksa, PKK, adına kim silah bırakacak? Dahası PKK’nin Kürtler için anlamı nedir? Eğer bu sorulara klişeler ve önyargılar dışında bir yanıt verilebilirse, çözüm konusunda bir ilerleme sağlamak da mümkün olur. Bu yazı bu soruların yanıtlanmasına bir katkı için tasarlandı. Dikkate alınır - alınmaz, orası muhataplarının bileceği bir şey.

FARKLI BİR ÖRGÜT, FARKLI BİR AYAKLANMA

Kürt sorunun açıklamaya çalışan klişelerde biri, PKK’nin ve Öcalan’ın bütün Kürtleri temsil etmediğidir. PKK’ ye destek verenlerin Kürtlerin ancak üçte birini oluşturduğu söyleniyor. Bu doğru. Ama bu doğru hiçbir şeyi açıklamıyor. 20 milyon Kürtün hepsi elbette PKK‘li değil. Ancak PKK, Kuzeyli Kürtlerin tarihinde, genel temsil seviyesine yükselebilmiş ilk örgüttür.

Cumhuriyet tarihi bir bütün olarak irili ufaklı sayısız Kürt direnişine sahne oldu. Bunların içinde Kürtlerin tarihsel hafızasında derin izler bırakanlar, Koçgiri isyanı, 1925 Şeyh Sait direnişi, Ağrı İsyanı ve Dersim katliamıdır. Koçgiri isyanının lideri Alişer, Ağrı İsyanı lideri İhsan Nuri, Şeyh Sait ve Seyit Rıza hâlâ Kürtlerin tarihsel lider figürleridir. Ancak bunların ortak noktası, direnişlerinin yerel kalmış olmasıdır. Her biri ancak belli bir bölgeyi etkilemiş, her biri belli bir kesim tarafından lider olarak algılanmıştır. Aşiretsel ve mezhepsel farklılıklar aşılamamıştır.


Kuzeyde ilk kez PKK, bu farklılıkların üstesinden gelmiş, programı ötesinde bir temsil düzeyini yakalamıştır. PKK saflarında hem Alevi Kürtler, hem Sünni Kürtler, hem Yezidi Kürtler, hem sosyalist Kürtler, hem milliyetçi Kürtler ve hem de İslamcı Kürtler kendine yer bulabilmiştir. Bununu doğal sonucu olarak, PKK desteği bir coğrafi bölgeye sıkışıp kalmamış, bütün Kürtler arasında taraftar bulmuş, etki yaratmıştır.

Bunun nedeni, PKK’nin Kürtlüğü siyasal bir özneye dönüştürmesidir. Dersim katliamından PKK’ ye kadar yaşanan süreçte, Kürtlük olgusu kendi içinde devinmiş, yok olmamış, ama siyasal bir varlık olarak da sahneye çıkamamıştır. Bu uzun ve derin bir suskunluk dönemdir. Bu suskunluk, 70’li yıllarda bozulmaya başlamış, PKK’nin çıkışıyla birliktede Kürtlük siyasi bir özne olarak siyasi arenada yerini almıştır. Kendine dair siyasetleri belirleyen, etkileyen ve tavır koyan bir özneye evrilmiştir.

PKK’nin dillendirdiği talepler bütün Kürtlerin taleplerdir. Bu yüzden, Kürtlerin önemli bir kısmı PKK’ye aktif destek veriyorlar. Bir de pasif diyebileceğimiz bir destek söz konusu. Belki sürecin nasıl biteceğini tayin edecek olan bu pasif desteği veren Kürtlerin tutumu olacaktır.


Bu tutum her zaman aynı şekilde tecelli etmiyor. Mesela bu kitle 2007 genel seçimlerinde, sorun çözecekmiş intibasını veren AKP’ye oy verdi. Geçen sürede bu gerçekleşmediği için, 2009 yerel seçimlerinde bu pasif destek bu sefer, DTP'ye verilmiştir.


Bu kitlenin davranışını belirleyen, bir partili olma, ya da ideolojik değil.

Oylarının rengini tayın eden, Kürtlükleridir. Açılım sürecinin başlamadan bitmesi nedeni ile bugün bu kitlenin pasif desteği BDP’nin yanındadır. Eğer çok önemli değişiklikler olmazsa 2011 de ki genel seçimlere kadar da muhtemelen böyle kalacaktır. Önemli olan bu kitlenin Kürt talepleri konusunda hassas olması ve oylarının rengini buna göre tayin etmesidir.

ULUS İNŞAA ETMEK...

PKK’nin çıkışı ile birlikte bazı haklar filen kullanılmaya başlandı. Kürt kimlik ihtiyaçlarına yanıt olarak bazı kurumlar ortaya çıktı ve Kürtler iyelik eki ile konuşarak bunları sahiplenmeye başladılar. Roj TV'ye, “bizim televizyon”, çok çeşitli isimlerle yayınlanan bütün gazetelere ise “bizim gazete” dediler.


Dernekler, kültür merkezleri, partiler de hep “bizim kurumlar”dır. PKK, “Parti”, Öcalan ise “Başkan”dır. Bunlar herkesin sahip olduğu ama Kürtlerin yoksun olduğu kurumlardı. İşin önemi buradadır, bu nedenle Kürtler günlük hayatta bu jargonla konuşurlar.

Mesut Yeğen, buna “siyasi Kürtlük” diyor. (Radikal 2, 20.12.2009) Eklemek gerekir ki, siyasi Kürtlükle, etnik Kürtlük arasında uçurum yoktur. Deyim yerindeyse ikisi de aynı mahallede oturur. Çoktan beri komşudurlar. Siyasi Kürtlük, her gün etnik Kürtlükten misafirler kabul eder, bu misafirler ise gidici değil kalıcıdır. Evin boş bir odasına çul serilir, boş oda yoksa bir oda eklenir. Çünkü PKK’nin siyasi arenaya taşıdığı talepler, aynı zamanda onların da talepleridir.

Tek bir siyasi yapının, bir topluluğun yüzde yüz desteğini alması, hiçbir zaman mümkün değildir. Ama özel bir süreçte, genel faydayı temsil etmesi mümkündür. Bu süreçte Kürtlerin taleplerini formüle etmesi ve siyaset arenasına taşımasına vesile olması, PKK’yi Kürtler için vazgeçilmez kılmıştır. Bütün Kürtler, PKK’li değil, ama hiçbir Kürt PKK’nin ezilmesini kabul etmez.

Barış grubunu Habur’da karşılayanların arasında korucu köylerinden çocukların da karıştığını gazeteler yazdı. Bir zamanlar, bir korucu başı ile yaptığım bir söyleşi sırasında, PKK’den “Parti”, Öcalan’dan “Başkan” diye söz ettiğini duyup şaşırmıştım. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın siyasi danışmanlarından Yalçın Akdoğan, Star gazetesindeki bir yazısında (11.01.2010) PKK’yi bir ulus inşa etmeye çalışmakla

suçluyordu.


Evet, siyaset sosyolojisinde bunun adı, bir ulus inşa etmektir. Eğer bu bir suçsa, PKK bu suçun failidir. Ancak Akdoğan’ın suç olarak baktığı olguya Kürtler, bir marifet olarak bakıyorlar. Kürtler, hâlâ yoksun oldukları haklarının garantisi olarak da PKK’nin varlığını görüyorlar.


Elbette Kürt etnik kimliği olmasaydı, bunda kaynaklanan talepleri bulunmasaydı, durduk yerde bir Kürt ulusu inşa etmekte söz konusu olmazdı. Ama belki Yalçın Akdoğan, büyük bir ümmetten yanadır, o zaman kendisine şu kadim sözü hatırlatmama müsaade etsin; “Ümmetin zimmîsi olmaz.”

ÖCALAN VE KÜRTLER...

Öcalan, Suriye’den çıkarılmasından sonraki süreci “Uluslararası komplo” olarak nitelendirmektedir. Suriye’den çıkmasında sonra günlerce süren takip İmralı’da noktalanana kadar Öcalan, iki kez Yunanistan’dan, iki kez Rusya’dan ve bir kez İtalya’dan çıkarılmıştı. Ayrıca birçok Avrupa ülkesi, hava sahalarını Öcalan’ın içinde olması muhtemel olan uçaklara da kapatmıştı.


O zamanki İtalya başbakanı, bir çözüm bulmak için çıktığı Avrupa turundan eli boş dönmüş; Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler sorunu çözmek için parmak bile kıpırdatmamışlardı. Sonrasında bunu tavrın, ABD, İsrail ve İngiltere’nin devreye girmesiyle sağlandığı anlaşılmıştı. Yani “uluslararası komplo” nitelenmesini hak edecek bir süreç yaşandı.

Avrupa sürecini, İmralı süreci izledi. Öcalan’ın yakalanması Türkiye’de bayram sevinciyle kutlandı. Özel mahkemede yargılanan Öcalan’ın, yargılanma süreci de bir şova dönüştürüldü. Türkiye, bunu başarı hanesine yazdı. Evet, bu Türkiye için, dışişleri ve istihbarat örgütleri için bir başarıydı. Peki ya Kürtler için?

Bütün bu olanlar Kürt kamuoyuna nasıl yansımıştı, Kürtler durumu nasıl algılamıştı?

Kimse bu soruyla ilgilenmedi. Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi ile Kürt sorununun hallolduğu sanıldı. Hüngür hüngür ağlayan yaşlı başlı Kürtlerden de, hastalanıp yatağa düşen Kürt kadınlarından da kimsenin haber bile olmadı.


Kürtler bulundukları her yerde sokağa döküldüler. Protestoların boyutu ve coğrafi dağılımı, bütün Kürtlerini Öcalan’a yapılanların kendilerine yapılmış gibi algılandığını ortaya koyuyordu. Kürtlerin mağduriyetine bir mağduriyet daha eklemişti.

Üstelik bu mağduriyet, Kürtlerin mağduriyetinden ayrı olarak daha farklı bir yerde duruyordu. Kürtlerin mağduriyetlerini gidermek için yol çıkan ve bu uğurda mağduriyete uğrayan örgütün ve liderin mağduriyetiydi.

PKK, bugün en etkili dönemlerinde birini yaşıyorsa, bunda sözü edilen mağduriyet durumunun önemli bir payı var. Öcalan’a her dokunulduğunda Kürtlerin öfkeyle ayağa kalması da bundandır.

İşte böyle bir süreç PKK’yi muhatap durumuna getirmiştir. Hatalarıyla, sevaplarıyla PKK artık siyasi ve sosyolojik bir olgudur. Açılım sürecini, “PKK’yi tasfiye etmek, PKK’nin oksijenini kesmek” olarak nitelemek, Kürtler tarafından kendilerine yönelik bir düşmanlık olarak algılandı.


PKK’yi sürece katmadan, siyasallaşmasının önünü açmadan, PKK’yi silahtan arındırmak da mümkün değildir. Bu da sürecin beli bir aşamasında ister istemez PKK’nin muhatap alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bunun anlamı bir masanın iki ucuna oturup da pazarlık yapmak değildir. Sürecin nasıl gideceğini ve tekniklerini devlet herkesten daha iyi bilmektedir.

Bütün bunları yapmanın hiç de kolay olmadığı ise çok belli. Çünkü Kürtler hakkında yüz yıldır, savaş hakkında ise otuz yıldır Türk halkına yalan söyleniyor. Tasfiye projelerinden vazgeçip, kardeşlik projesi oluşturmak gerekiyor. Bu olduğunda Kürtler, bunu hemen anlayacak ve inanılmaz bir destek vereceklerdir.

Yorumlar
Yeni Ekle Ara
Yorum yaz
Ad
E-posta:
 
Ba
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >